Çemberlitaş durağında tramvaydan indiğinizde karşınıza çıkan sütun, İstanbul’un Roma geçmişini anlamak için iyi bir başlangıçtır. Şehirde çok daha gösterişli yapılar var; fakat bu anıtın temsil ettiği karar olağanüstü büyüktür. Konstantin, eski Byzantion’u imparatorluk ölçeğinde bir başkente dönüştürdü. Bugünkü İstanbul’un dünya tarihindeki yerini değiştiren eşiklerden biri budur.

I. Konstantin, 306 ile 337 arasında hüküm sürdü. Saltanatının başlangıcında Roma’nın tek hükümdarı değildi. İmparatorluğu tek elde toplaması, rakiplerini aşarak tamamladığı uzun bir sürecin sonucuydu. Bu yüzden 306, 324 ve 330 tarihleri aynı olayı anlatmaz: ilki iktidara çıkışını, ikincisi tek imparator oluşunu, üçüncüsü yeni başkentinin açılışını hatırlatır.

Konstantin nasıl öne çıktı?

Konstantin’in babası Constantius, Tetrarşi adı verilen dört kişilik yönetimin üyelerindendi. Bu düzen, bir hükümdar öldüğünde ya da çekildiğinde yerine kimin geçeceğini önceden belirlemeyi amaçlıyordu. Fakat orduların bağlılıkları ve hükümdar ailelerinin beklentileri, kâğıt üzerindeki sistemi zorladı.

Konstantin bu çatışmaların içinde yükseldi. Roma yakınlarındaki 312 tarihli Milvius Köprüsü zaferi, batıdaki rakibi Maxentius’u ortadan kaldırdı. Doğudaki Licinius’u 324’te yenmesinin ardından imparatorluğun tek hükümdarı oldu. İstanbul açısından asıl sonuç bundan sonra geldi: Boğaz kıyısındaki Byzantion, yeni siyasal merkezin yeri olarak seçildi.

Neden İstanbul?

Bir haritaya bakmak, kararın mantığını görmeye yardımcı olur. Boğaz, Karadeniz ile Marmara arasındaki deniz geçişidir; şehir aynı zamanda Avrupa ile Anadolu arasındaki yolların yakınındadır. Yeni başkent, imparatorluğun doğu bölgelerine Roma’dan daha yakın bir yönetim merkezi sağlayabiliyordu.

Konstantin boş bir arazide sıfırdan şehir kurmadı. Daha önce yerleşilmiş Byzantion’u genişletti ve yeniden düzenledi. Konstantinopolis’in törensel açılışı 11 Mayıs 330’da yapıldı. Macaristan Ulusal Müzesi’nin kuruluş kronolojisi, 324 sonrasında başlayan dönüşüm ile 330’daki açılışı birbirinden ayırır.

Bu ayrım gezide de işe yarar. Bir yapının bugünkü yerinde Roma döneminde başka bir yapı bulunması, gördüğünüz taşların Konstantin’e ait olduğu anlamına gelmez. İstanbul’da aynı alanlar yüzyıllarca yeniden kullanılmıştır.

Hristiyanlıkla ilişkisi neydi?

Konstantin, Hristiyanlığın imparatorluk içindeki konumunu kökten değiştiren hükümdardır. Ancak “Hristiyanlığı bir günde devletin tek dini yaptı” şeklindeki özet doğru değildir. 313’teki düzenlemeler Hristiyanlara ibadet özgürlüğü ve el konulmuş mallarının iadesi bağlamında önem taşır; daha sonraki imparatorların din politikaları ayrı bir hikâyedir. OpenStax’ın Roma’nın doğuya yönelişini anlatan bölümü, bu hukuki değişimi açıklıyor.

Bu dönemde eski Roma imparatorluk dili ile yeni Hristiyan simgeler yan yana yaşayabildi. Bir sikke, heykel ya da sütunda yalnızca tek bir dini kimlik aramak, geçiş döneminin karmaşıklığını kaçırabilir. Metropolitan Museum’un Bizans anlatısı, Roma kurumları ile Hristiyan kültürün birlikte geliştiği bu uzun dönüşümü açıklıyor.

İstanbul’da Konstantin’in izini nasıl aramalı?

Çemberlitaş’tan başlayın. Sütunu yalnızca fotoğraf molası olarak görmek yerine, çevresinde artık ayakta olmayan forumu düşünün: anıt, kamusal alanın ve imparatorluk temsilinin parçasıydı. Bugünkü cadde düzeni antik meydanın tamamını göstermez. Fatih Kaymakamlığı’nın Çemberlitaş kaydı, anıtı 330’daki başkent kararıyla ilişkilendirir.

Ardından Sultanahmet’e yürüyün. Hipodrom çevresi, imparator ile şehir halkının ilişkisinin nasıl görünür hâle geldiğini düşünmek için uygundur. Buradaki her anıtı Konstantin’e bağlamayın; alan farklı yüzyıllarda eklenen eserlerden oluşur. Sultanahmet gezi rehberi, aynı yürüyüşü güncel ziyaret planına dönüştürür.

Ayasofya’da tarihleri karıştırmayın. Bugün gördüğünüz büyük yapının ana inşa dönemi Konstantin’in değil, altıncı yüzyılda Justinianus’un saltanatıdır. İki imparator arasında yaklaşık iki yüzyıl vardır. Bu basit ayrım, şehirde en sık karıştırılan hikâyelerden birini netleştirir.

Kısa bir okuma sırası

Önce Tetrarşi ile iktidarın neden paylaşıldığını, sonra Konstantin ile neden yeniden tek elde toplandığını okuyun. Ardından Justinianus’a geçin. Böylece İstanbul’u tek bir “Bizans dönemi” etiketiyle değil, büyüyen, değişen ve tekrar inşa edilen bir şehir olarak görmeye başlarsınız.

Gezinizde bu üç durağı aynı güne sıkıştırmak zorunda değilsiniz. Çemberlitaş ve Sultanahmet açık hava yürüyüşüne uygundur; Ayasofya ziyaretini ise giriş düzenini ve ibadet saatlerini ayrıca kontrol ederek planlamak daha rahat olur.