İstanbul’da Bizans tarihi tek bir müzeye sığmaz. Bir tramvay durağının yanındaki sütunda, mahallelerin arasından geçen surlarda ve farklı kullanımlarla yaşamaya devam eden yapılarda karşınıza çıkar. Şehrin geçmişini anlamak için her hükümdarın adını ezberlemekten daha iyi bir yöntem var: Her dönemin hangi sorunu çözmeye çalıştığına bakmak.
Yeni bir başkent kurmak, büyüyen nüfusu korumak, su sağlamak, dini otoriteyi tanımlamak ve kuşatmalara dayanmak aynı iş değildi. Bugün gördüğümüz eserler de bu farklı ihtiyaçların izlerini taşıyor. Bu rehber, dördüncü yüzyıldan sekizinci yüzyıla uzanan ilk büyük bölümü, İstanbul’daki duraklarla birleştiriyor.
“Bizans” ile “Doğu Roma” farklı devletler mi?
Gündelik kullanımda iki ad sık sık aynı tarihsel yapıyı anlatır. “Bizans”, modern tarihçilerin kullandığı addır; devletin insanları kendilerini Roma dünyasının devamı içinde görüyordu. Keskin bir günde Roma’nın bitip tamamen başka bir devletin başladığını düşünmek yanıltıcı olabilir.
Bu yüzden bir yapıyı anlatırken tarihini bilmek, yalnızca “Bizans eseri” demekten daha açıklayıcıdır. Metropolitan Museum’un genel çerçevesi, Roma kurumları, Yunanca kültür ve Hristiyanlığın birlikte geliştiği dünyayı özetler.
Dördüncü yüzyıl: yeni başkent ve değişen imparatorluk
Konstantin’in 330’da açılışını yaptığı Konstantinopolis, daha önce var olan Byzantion’un üzerine kurulan büyük bir dönüşümdü. Başkentin hikâyesi bir isim değişikliğinden ibaret değildi: saray, kamusal alanlar, savunma ve ulaşım yeni bir imparatorluk merkezine göre şekilleniyordu.
Konstantin’den sonraki hükümdarlar da bu şehri değiştirdi. Dördüncü yüzyılı tek bir kurucunun gölgesinde okumamak gerekir. Yüzyılın sonundaki dini ve siyasi gelişmeler, başkentin sonraki yaşamını etkiledi. Gezide bu bölüm için en anlaşılır başlangıç Konstantin ve Çemberlitaş yazısıdır.
Burada yapılabilecek güzel bir karşılaştırma, Çemberlitaş’tan Sultanahmet’e yürürken kamusal alanların işlevini düşünmektir. Forum ile Hipodrom aynı yer veya aynı kurum değildi; ikisi de imparatorluk gücünü şehir hayatına taşıyan farklı mekânlardı.
Beşinci yüzyıl: büyüyen şehri korumak
Konstantinopolis büyüdükçe savunma ihtiyacı da değişti. Theodosius dönemi kara surları, bugünkü İstanbul’un Bizans mirasını anlamada temel bir duraktır. UNESCO, surları tarihi alanın ana bileşenlerinden biri olarak değerlendirir.
Surları yalnızca “çok sağlam duvarlar” diye düşünmek yeterli değildir. Kapılar, ulaşım, bakım ve kent dışıyla ilişki de hikâyenin parçasıdır. Bir savunma hattı, gündelik hayatın tamamen durduğu bir sınır değildi. Ziyaretinizde kapıların şehir içindeki sokaklarla nasıl birleştiğini gözlemlemek, bu ilişkiyi daha somut kılar.
Kara surlarını Sultanahmet yürüyüşünün kısa bir uzantısı saymayın. Harita üzerinden ayrı bir rota seçin, açık bölümleri kullanın ve geri dönüş ulaşımını planlayın. En iyi görüş noktasının mutlaka duvarın üstü olması gerekmiyor.
Ioannis Hrisostomos kimdi?
Ioannis Hrisostomos, Türkçede Altın Ağızlı Yuhanna olarak da anılan Hristiyan din adamıdır. Konstantinopolis’te 398’de başpiskopos oldu; 404’te sürgüne gönderildi. Vaazları ve saray çevresiyle gerilimleri, başkent tarihinin yalnızca imparatorlardan oluşmadığını gösterir. Ortodoks Kilisesi’nin biyografisi, hayatı ile kilise geleneğindeki yerini anlatır.
Onu bir imparator ya da Ayasofya’nın mimarı gibi düşünmeyin. Önemi, dini söylemin toplumsal yaşam ve yönetimle nasıl karşılaşabildiğini göstermesidir. İmparatorluk başkentinde lüks, yoksulluk, ahlak ve otorite üzerine konuşmak doğrudan siyasi sonuçlar doğurabiliyordu.
Bu başlık, Fener ve Balat gezisini okurken de faydalıdır. Yine de bugün gördüğünüz her kilise binasını onun yaşadığı yüzyıla bağlamayın. Kurumun tarihi ile bulunduğu yapının tarihi aynı olmayabilir.
Altıncı yüzyıl: Justinianus’un büyük yeniden inşası
Justinianus’un 527’de başlayan saltanatı, İstanbul’da özellikle Ayasofya ile görünür hâle gelir. 532’deki Nika Ayaklanması’nın yıkımından sonra yeni yapı 537’de açıldı. Bu dönemi yalnızca sanatın yükselişi olarak değil, hukuk, savaşlar, vergiler ve büyük şehir ihtiyaçlarının bir arada bulunduğu bir dönem olarak düşünün.
Justinianus rehberi, Ayasofya ile Yerebatan Sarnıcı’nı aynı tarihsel çerçevede okumaya yardım ediyor. İki yapı arasındaki fark özellikle öğreticidir: biri törensel ve dini merkez, diğeri şehrin yaşamasını sağlayan altyapının parçasıdır.
Yedinci ve sekizinci yüzyıllar: ayakta kalmak ve yeniden düşünmek
Yedinci yüzyılda Heraklius’un Pers savaşları, 626 kuşatması ve daha sonra doğu bölgelerinin kaybı, başkentin çevresindeki dünyayı değiştirdi. Heraklius yazısında bu dönüşümü surlar ve deniz coğrafyasıyla birlikte okuyabilirsiniz.
Sekizinci yüzyıl ise ikonaların dini kullanımına ilişkin büyük anlaşmazlıklarla anılır. III. Leon, V. Konstantinos ve İrene gibi hükümdarların rolleri bu bağlamda önemlidir. İkonoklazm rehberi, bir mozaik ya da haç tasvirine bakarken hangi soruların sorulabileceğini açıklıyor.
Bir günlük tarih yürüyüşü nasıl kurulabilir?
İlk ziyaret için Çemberlitaş, Sultanahmet Meydanı ve önceden planlanmış tek bir iç mekân ziyareti yeterli bir omurga oluşturur. Ayasofya veya Yerebatan Sarnıcı’nı seçip diğerini başka güne bırakabilirsiniz. Bu bir antik güzergâhın birebir yeniden yapımı değil; farklı dönemleri rahat bir yürüyüşte karşılaştırma önerisidir.
Surları, Fener’i ve müzeleri ayrı günlere yaymak daha verimli olur. Her durakta aynı üç soruyu sorun: Gördüğüm yapı hangi tarihe ait, o dönemde ne işe yarıyordu ve bugünkü görüntüsünde daha sonraki hangi katmanlar var? İstanbul’un uzun geçmişi, bu küçük sorularla çok daha anlaşılır hâle gelir.
