İstanbul’un tarihini yalnızca Ayasofya’nın yapımı ve 1453 üzerinden okumak, aradaki büyük değişimleri görünmez kılar. Yedinci yüzyıl bunların en önemlilerinden biridir. Başkent aynı yerde kalırken, onu çevreleyen imparatorluğun sınırları, gelir kaynakları ve askeri ihtiyaçları değişti.

Bu yüzyılın en tanınmış hükümdarı Heraklius’tur. Fakat onun hayatı basit bir zafer hikâyesi değildir. Persler karşısında ciddi başarılar elde eden aynı yönetim, daha sonra doğu eyaletlerinde ağır kayıplarla karşılaştı. Birbirini izleyen bu gelişmeler, haritada “Bizans” diye gördüğümüz alanın neden tek ve değişmez bir şekli olmadığını anlatır.

Justinianus’tan sonra gelen dünya

Justinianus döneminde Akdeniz çevresinde yeniden genişleyen imparatorluk, yedinci yüzyıla aynı rahatlıkla girmedi. Birden çok cephede savaşmak, büyük bir başkenti beslemek ve yönetim ağını sürdürmek pahalıydı. Konstantinopolis’teki görkemli binalar, devletin her bölgede eşit derecede güçlü olduğu anlamına gelmiyordu.

602’de iktidara gelen Phokas döneminde Perslerle savaş derinleşti. Heraklius 610’da Phokas’ı devirerek tahta çıktı. Devraldığı sorun yalnızca karşı ordular değildi; imparatorun otoritesini kabul ettirmesi ve uzun savaş için kaynak bulması da gerekiyordu.

Heraklius neden önemlidir?

Heraklius, 610 ile 641 arasında hüküm sürdü. Perslerle yürütülen savaşın ilk bölümünde Bizans önemli merkezlerini kaybetti. Daha sonra imparatorun seferleri ve savaşın değişen dengesi, Persler karşısında toparlanmayı mümkün kıldı. Bu başarıların saray sanatında nasıl temsil edildiğini görmek için Metropolitan Museum’un Heraklius yazısı iyi bir başlangıçtır.

Müzenin ele aldığı Davud sahneli gümüş tabaklar, hükümdar ile kahramanlık anlatısı arasındaki bağı düşünmeye yardım eder. Böyle bir eseri bir savaşın fotoğrafı gibi okumayız. Sanatın, iktidarın kendisini nasıl anlatmak istediğine dair bir belge olduğunu sorarız. İstanbul müzelerinde farklı yüzyıllardan imparator tasvirlerine bakarken de aynı soru işe yarar.

626 kuşatmasını İstanbul haritasında düşünmek

626’da Avarlar ve Persler Konstantinopolis’i ele geçirmeyi başaramadı. Bu olayın önemini kavramak için üç parçayı birlikte düşünün: kara surları, deniz bağlantıları ve Boğaz’ın ayırdığı iki kıyı. Kentin karşısında bir ordunun bulunması, o ordunun otomatik olarak surların önüne geçebileceği anlamına gelmiyordu.

Bugün kıyıdan bakarken bu coğrafya çok daha anlaşılır olur. Bir vapur yolculuğu, mesafeyi ve su geçişini gözünüzde canlandırabilir; yine de modern iskeleleri antik ordugâhların kesin konumu gibi sunmak doğru değildir. Yüzyıllar boyunca kıyı çizgisi ve yerleşim yoğunluğu değişmiştir.

Kara surları ayrı bir ziyaret olarak daha anlamlıdır. Kentin korunması tek bir duvardan ibaret değildi. UNESCO’nun İstanbul kaydı, kara surlarını tarihi miras alanının başlıca bileşenlerinden biri olarak tanımlar. Surları dolaşırken erişime açık güzergâhlarda kalın; kapalı kesimlere ya da sağlamlığını bilmediğiniz duvar üstlerine çıkmayın.

Pers zaferi neden kalıcı rahatlık getirmedi?

Savaşın bitmesi, kaybedilen yılların kaynaklarını hemen geri getirmez. İmparatorluk doğudaki bölgelerini yeniden düzenlemeye çalışırken Arap fetihleri yeni bir dönemi başlattı. Suriye ve Mısır gibi bölgelerin kaybı, yalnızca sınır çizgisini değil, vergi gelirlerini, ticaret ilişkilerini ve siyasi dengeleri de etkiledi.

Bu dönüşümü tek bir savaşın sonucu ya da tek bir hükümdarın hatası olarak okumak yerine, uzun savaşların ve yeni güçlerin birlikte etkisi olarak düşünmek daha açıklayıcıdır. “Bizans çöktü” demek de yanlıştır: devlet ve başkent yaşamaya devam etti, fakat önceki yüzyılın imparatorluğuyla aynı koşullarda değil.

Heraklius’tan sonra ne oldu?

Yüzyılın geri kalanı da tek bir kesintisiz saltanattan oluşmaz. III. Konstantinos, Heraklonas, II. Konstans, IV. Konstantinos ve II. Justinianos gibi isimler bu dönemin siyasi tarihine dahildir. Benzer isimler kronolojiyi kolayca karıştırır. Özellikle altıncı yüzyılın Ayasofya’yı yaptıran I. Justinianus’u ile çok daha sonra hüküm süren II. Justinianos aynı kişi değildir.

İstanbul gezisi için bütün hükümdar sırasını ezberlemek gerekmiyor. Üç soruyu akılda tutmak daha yararlı: Başkent nasıl savunuluyordu, hangi bölgelerle bağlantı kuruyordu ve yönetim gücünü halka nasıl gösteriyordu? Bu sorular, surları, denizi ve müze eserlerini birbirine bağlar.

Bir sonraki adımda sekizinci yüzyılın ikona tartışmasına geçebilirsiniz. Böylece değişen siyasi koşulların, şehirdeki sanat ve dini görüntülerle neden birlikte düşünülmesi gerektiği daha açık olur.